‘Hadis’ Etiket Ar?ivi

Hz. Abdülkadir Geylani kimdir ?

11 Kasım 2007, Pazar

Hz. Abdülkadir Geylani (1078 – 1166)

İslâm alimlerinin ve velilerinin büyüklerinden Hazreti Abdülkadir Geylani, 1078 yılında İran’ın Geylan şehrinde doğdu. Künyesi, Ebu Muhammed’dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a’zam gibi lâkabları vardır. Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost’tur. Hz. Hasanın oğlu Hasan-ı Müsenna’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem şerifdir. Abdülkadir Geylani, 1166′da Bağdatta vefat etti. Türbesi Bağdattadır. Onun için şu ibare meşhur olmuştur: “Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Bir gün Abdülkadir Geylani’ye, “Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye sordular.

Buyurdu ki: “Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kağıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; “Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın” dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat’ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; “Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat’a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim” dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. “Haydi Allah selamet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem” dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?” diye sordu. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Koltuğumun altında dikili” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mı?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım” dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve; “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum” dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol” dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmış kişidir.”

Abdülkadir Geylani, Bağdat’a geldi ve buradaki meşhur alimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Said Mahzumi’nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdat halkı çok yardımcı oldu ve zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Derslerine devam edenler arasında pek çok alim yetişti.

Abdülkadir-i Geylani, bir müddet ders verip, hak ve hakikatı anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı.

Buyurdu ki: “Irak’ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim ve “açım açım” diye içimin feryadını duyardım. Bazen üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; “Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır” mealindeki İnşirah sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerimelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi.”

Devrinin ilim konusunda tek otoritesi olan Abdülkadir Geylani, tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başladı ve bu hal altmış yaşına kadar devam etti. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten “Kadiriyye” adı verildi ve O’ndan ilim ve feyz alan binlerce öğrencisi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi’ye vermiştir.

Abdülkadir Geylani hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

“İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması.”

“Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalp ile itiraf etmek ve dille söylemektir.”

“Kalp dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkanı yok, ahireti sevmiş olamaz.”

“Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve ahirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak, ahirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama. Hz. Muhammed (S.A.V.); “Hayat, ahiret hayatıdır” buyurdu.”

“Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin hayırlarını iste. Sakın; “Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim.” deme. Duaya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allahü teâlâ senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana razı ve memnun olacağın bir hal verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama haline çevirir. Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.”

“Acele etme. Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek Allahü teâlâdandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir.”

“Halinizden şikayette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allahü teâlâya, rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükafatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen; ” Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir” buyuruyor (Bekara suresi: 153)

“Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkan varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Dua etmeye imkanınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz.”

“Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Hz. Muhammed (S.A.V.); “Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür” buyurdu.”

Ezan Duası

5 Kasım 2007, Pazartesi

Câbir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim ezanı işittiği zaman şu duayı okursa, kıyamet gününde o kimseye şefâatim vâcip olur.”
(Buhârî, Ezân 8, Tefsîru sûre(17), 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 37; Tirmizî, Mevâkît 43; Nesâî, Ezân 38; İbni Mâce, Ezân 4)

“Allahumme Rabbe hazihi’d – da’veti’t – tâmmeh. Vessalâtil kâimeh. Âti Muhammedeni’l vesîlete ve’l fadîlete ve’dderacete’r rafî’ah. Veb’ashu makamen Mahmûdenillezî va’adteh. inneke lâ tuhliful mîâd”

Bu duânın meâli şöyledir:
“Allâh’ım! Ey bu tam dâvetin, yâni mübârek ezânın ve kılınmak üzere bulunan namazın mukaddes Rabbi. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e vesîleyi ve fazîleti ihsan et ve O’nu, kendisine va’d buyurmuş olduğun Makâm-ı Muhmûd’a eriştir. Şüphe yok ki, sen va’dinden dönmezsin.”

Hz. Peygamberin Bir Duası

4 Kasım 2007, Pazar

Abdullah ibni Ömer, Rasûlüllah (s.a.s) bir duasında:

“Allahım! Nimetiminin yok olmasından, verdiğin afiyetin değişmesinden,
azabının ansızın gelmesinden  ve rızana aykırı düşecek herşeyden sana
sığınırım” diye buyurdu. Burada Pergamber (s.a.s) dört şeyden Allah ‘a
sığınmışlardır:

1) Nimetin zâil olmasından:

2) Afiyetin değişmesinden:

3) Azabın ansızın gelmesinden:

4) Allah ‘ın gazabını getirecek herşeyden:

Amener Resulu

1 Kasım 2007, Perşembe

[youtube:http://www.youtube.com/watch?v=NFyySdRTQoc]

Okunuşu:
Amener’resûlü bimâ unzile ileyhi min Rabbihî ve’l-mü’minûn. Küllün âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulih Lâ nûferriku beyne ahadin min rusulih ve kâlû semi’ğna ve ata’ğnâ gufrâneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr. Lâ yükellifullahu nefsen illâ vus’ahâ Lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet Rabbenâ lâ tuâhiznâ inne sînâ ev ahta’na. Rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehû al el-lezîne min kablinâ. Rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ-lâ-tâkate lenâ bih, va’fu annâ va’ğfirlenâ ve’r-hamnâ ente mevlâna fansurnâ alel-kavmi’l-kâfirîn.

[youtube:http://www.youtube.com/watch?v=t5A9T8JHy7E]

Manası:
Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (İman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. “Allah’ın peygamberlerinden hiç biri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık ! Dönüş sanadır” dediler. Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler ; Kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir. Rabbimiz ! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz ! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme ! Bizi affet ! Bizi bağışla ! Bize acı ! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et !

Amener Resülü’ nün Fazileti:
Müslim, Nesai ve Hakim merfuan şu hadisi rivayet ederler: Yeryüzüne bugüne kadar gökten inmeyen bir melek gelerek bana selam verdi ve: “Müjdeler olsun! Sana öyle iki nur verildi ki, senden önceki Peygamberlere böyle bir şey verilmemişti. Bunlar Kur’an’ın Fatiha suresi ile Bakara suresinin son kısmıdır. Bunlardan bir harfini okuyana istediği verilir.” (Müslim, Nesai, Hakim)

Hz. Peygamber (S.A.V) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “İki ayet vardır ki, onlar Kur’an’dır. Onlar şifa verir ve onları Allah çok sever, bunlar Bakara Suresi’nin sonundaki iki ayettir.” (Deylemi)

Numan bin Beşir (R.A)’den rivayetle Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki, Allah-u Zülcelal gökleri ve yeri yaratmadan iki bin yıl önce bir kitap yazdı. Ondan iki ayet indirip bakara suresini o iki ayetle bitirdi. Bu iki ayet herhangi bir evde üç gece okunursa oraya şeytan yaklaşamaz.” (Tirmizi, Nesai, İbn Hıbban)

Ebu Zer (R.A)’den rivayetle Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah-u Zülcelal Bakara Suresi’ni Arş’ının altındaki hazinesinden bana verdiği iki ayetle bitirdi. Onları kendiniz öğrenin, kadınlarınıza ve oğlullarınıza da öğretin. Çünkü o iki ayet namazdır, Kur’an’dır ve duadır.” (Ebu Davud, Hakim)

İbn-i Mes’ud (R.A) anlatıyor: “Resulullah (S.A.V) şöyle buyurdular: “Bakara Suresi’nin sonundaki iki ayeti geceleyin kim okursa o iki âyet ona kâfi gelir.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, İbn Mace Tirmizi)

Hz. Peygamber (S.A.V) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kim Ayete’l-Kürsi’yi ve Bakara Suresi’nin sonunu kederli ve sıkıntılı zamanlarda okursa, Allah onun imdadına yetişir.” (İbn Sünni)


Siteyi Takip Et

E-postanızı giriniz:

İslam Mekanı

REKLAM ALANI

AOL'a Ekle Technorati Favorilerine Ekle Google 'a Ekle Google Reader'a Ekle Yahoo 'ya Ekle

Siteye Üye Ol